Birkaç gündür devam etmekte olan ve bu sefer doruğa ulaşan ve akşam dokuzdan gece üçe kadar askerden dönen arkadaşların anılarını dinledikten sonra şimdi kusacak kıvama geldim. Birkaç gün ne kimseyi görmek ne de duymak istiyorum. Uykusuzluğum geçene kadar uyumayı, sonra tekrar gelene kadar yine uyumayı istiyorum.
Birisinin Gojira için “Fransızlar’ın Zidane’dan sonra yetiştirdiği en büyük yetenek” dediğini hatırlıyorum. Hemen her albümleri iyi olsa da bu şarkının enerjisi, gazı benim diyen biber gazında yok, bu da bir gerçek.
Her konuda güce, yüklüce varlığa sahip insanlara öyle tapıyor ve anlata anlata bitiremiyor ki; Tanrı’yı reddettiğinde boşluğa düştüğünü söyleyip kendi yüce sadakatinden(!) dolayı ona geri dönmesi bile sırf bu özelliğinden gibi geliyor bana.
Yakup Abi, konuşmasına izin verildiğinde pek ikna edici oluyordu. Başka bir deyişle, istediği zaman çok güzel konuşurdu. Kendisini etiyle, kemiğiyle somut bir varlık olarak ilk görüşümüzde sarfettiği aforizma oldukça manidardı. Yalnız, “şairin bize anlatmak istediği şey” öğretmenden öğretmene değiştiğinden ve “doğrunun” yalnızca öğretmeninkiyle benzer olmasının zorunluluğundan kaynaklanan problem ortaya çıkmakta. Bu durumda fikrimizi kendimize saklamamıza saygı duymalarından başka ne bekleyebiliriz ki?
Boyalı Hatun
Boyuna göre orantısız sayılabilecek genişlikteki kalçasını ortaya çıkaran yavruağzı pantolonuyla, bej rengi yüksek topuklu ayakkabısının açık yerlerinde parlayan beyaz teniyle, dip boyası gelmiş bakır rengi saçlarıyla her yerden rahatlıkla fark edilebilen boyalı hatun, çoğu zaman olduğu gibi camdaki yansımasına bakıyor. Elleriyle çarçabuk saçlarını düzeltmeye uğraşıyor.
Camdaki yansımada beni görüp görmediğini bilmiyorum. Bilmekle de ilgilenmiyorum. Onun da söylediği gibi “çok güzel görmezden geliyoruz birbirimizi”. Ama bazen istemeden yüz yüze geldiğimiz de oluyor. Hani artık kaçılamayacak, görmezden gelinemeyecek kadar yakın mesafeden… O anlarda ikimizin de yüzündeki buzlar cehennem ateşiyle ısınıp eriyor. Ne konuştuğumuz önemli olmuyor, dinlemiyoruz da birbirimizi. Sadece izlemek yetiyor. Konuştukça kımıldayan, gülümsedikçe gerilip uzayan yumuşak dolgun dudaklarını ve içe işleyen canlılığını pekiştiren iri kahverengi gözlerini…
Ayrılık vakti geliyor yine. Aradan bir saniyenin mi yoksa bir dakikanın mı geçtiğini bilemediğimiz kadar kısa bir süreden sonra. Tiz ve çocuksu sesiyle gülümseyerek “görüşürüz” diyor. Gülümseyerek ama tok bir sesle aynı şekilde karşılık veriyorum, en az bir kere daha yollarımızın kesişeceğinden emin olarak.
